Bu Blogda Ara

9 Eylül 2017 Cumartesi

Şehir Hikayeleri

Her şehrin bir hikayesi olduğuna inananlardanım. Hatta bir yüzü, siması, kolu, bacağı, düşünen, sorgulayan, tahlil eden, ayrımsayan, ayrıştıran bir yönü, beyni, gözleri ve kalbi. Başlayıp sona ermeden bitip tükenmek bilmez bir öyküsü. Sokağından, caddesine, dağından, düzlüğüne, ağacından toprağına kadar her ayrıntısında izleriyle yaşayan, zaman içinde bir döngü gibi böyle gelmiş, böyle gider bir söylemi, konuşan bir dili… Geçip giden zamanla birlikte, çoğalan, azalmayan, eksilmeyen, eskitmeyen, kendi kendini yenileyen , tarihiyle, geçmişi ve geleceğiyle bütünleşmiş, her kaldırım taşında üzerinde yürüyenlerle, ruhuyla bütünleşmiş, zengin bir dağarcığı.


Küçük bir ilçede doğmuş olmama rağmen ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birbirinden tamamen farklı kültürleri olan, yaşayan ve hala da canlılığını kaybetmemiş, kimisi tipisinden kirpiğini donduracak kadar üşüten, kimisi göz gözü görmeyecek tozuyla seni alıp götüren, kimisi içinde barındırdığı kini, öfkesiyle bezdiren, kimisi kör, sağır, dilsiz, kimisi de insanı sarıp sarmalayan, alıp pembe dedikleri düş dünyasında gezdiren, kimisi hüzün denizi, kimisi dalgalı, kimisi mavisiyle büyüleyen, kimisi karamsar, kimisi de gülümseyen, ama bir o kadar da yaşanılası, sevilesi şehirlerde yaşadım.


İçinde nefes alırken fark etmediğim, hatta bir an önce gitsem dediğim, lakin şartlar öyle gerektirdiği için yıllarca havasını, suyunu, insanını, kokusunu, içime çektiğim alışmışlığıma verdiğim bağlılığı yıllar sonra kaldırımlarında adımlarken anladığımı söyleyebilirim. Yarım yüzyıla yakın yaşamışlığıma rağmen hala bir takım duyguları, kendimi tanıyamadığıma hayıflanmadım diyemem, yaşanılan yerlerin bendeki terketmişlik hissini tattıktan sonra hele, anladım ki, insan değil başkasını, kendini bile anlamıyor, ömür bitse tükense de, çözemeyecek, anlamayacak sanırım.


Beş yıl aradan sonra bu yaz on dokuz yılımı verdiğim şehri ve bu bahar da otuz yıl aradan sonra öğrenciliğimi, gençliğin o en coşkun yıllarını verdiğim iki şehrin kaldırımlarında yürürken bu yazıyı yazmaya karar verdim. Tanıdığım insanların çoğu yerinde dursa da, bazıları göçüp gitmiş bu dünyadan ama değişse de yolları, sokakları, binaları, kaldığım evler, yerinde, aynen duruyor. Sanırım değişen, belki de onlar gibi büyüyen, bir ben vardım içinde yürürken. Aradım, buldum. Sordum, soruşturdum, dertleştim, kucaklaştım. Uzun uzun baktım, içimden konuştum yine, duvarlarınızda ben varım, acım, sevincim, kokum, yaşamamışlığım, yaşamışlığım sizinle. Her esen rüzgarınız benimle, yıkılmadıkça yerle bir olmadıkça bendesiniz, dedim kendi kendime. Geçmişi konuşturdum, coşturdum, susturdum.

Şehirler içinde biriktirebildiğin anılarıyla senin. Bir tür çocukluğa, gençliğe özlem gibi daha önce her anını yaşadığın bir yeri tekrar görmek. Hatta onca yıl yaşayıp da hiç gitmediğin bir türbesini, camisini ziyaret ettiysen, hiç girmediğin bir sokağında yürüdüysen, hiç içmediğin bir çeşmesinden su içtiysen, daha tükenmemiş bir sonsuzluk hissi duyuyorsun, keşkeler de var tabii, şu çınarın altına oturmamıştım, şu dağın üstündeki bulutun beyazına hiç böyle niye bakmadım daha önce, niye görmedim şu duvarın rengini, neden geçip gittim buralardan hiç bakmadan, duymadan, işitmeden kaldırımların sesini, diyorsun.


Yaşamın her dönemini, her anını görerek, yaşayarak, sezerek, duyarak yaşamak önemli. Şehirlerin de insanlar gibi bir ruhu , dili olduğunu sezip, yaşayıp, önemsemek de galiba. Yaşıyorsan tam hakkını vermek lazım her güzelliğin olduğu kadar, hoşuna gitmeyenin de, siyahın da, beyazın da, kırmızının da, morun da. Rengarenk bir dünya bu, her nefes alışımızda farkında olmadığımız yaşamımız.


Şehirlerin ve mekanların hikayesini de yaşayarak görmek lazım. Hele de şimdi içinde gülümseyen insanlar taşıyan bir şehirdeyseniz, ve içinizdeki deniz dalgasıyla, kokusuyla, mavisiyle sarıp sarmalıyorsa sizi, duymak, hissetmek, sevmek lazım.



.


(Bir Bucak, bir Denizli, Diyarbakır, bir Mardin, bir Afyonkarahisar, bir Antalya, hikayesiydi, bitti…
Bittiğini sandığımız her şey bir başlangıcın hikayesini doğurur.
Belki De Yeni Başlıyor Kim Bilebilir?)






.


ferkul
27 ağustos2017
01:40








30 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖMÜR TÖRPÜSÜ



Bilmezler yaşamayanlar, anlamazlar nasıl yalnızdır kalabalıklarda  insan,  nasıl bir özlemektir o kokusu yalnızlığın. Burnunun direği sızlar, gözünün bebeği  söner de fark edemezsin. Seyredersin öylece geçip gidenleri, bir tren geçer, belki bir vapur, inenler , binenler, martılar ve sirenler çığlık çığlığa. Görüp de bilmez gibi, dönüp de bakmaz gibi, bekleyip de gelmez gibi, sonu olmaz yalnızın. 

Bilmezler  nasıl  susarsın en çok konuşmaya susadığın anda. Bir çok kelime dönüp dolaşırken beyninde, söylediklerin öyle ; havadan, sudan, siyahtan, beyazdan, hep  aynı sıradan, sabahı aynı, akşamı aynı  harflerden örülü dünyan.  Bilinmez  ki en çok neye susar insan, yaşarken, koşarken, konuşurken, hele de  yürürken caddelerce, kilometrelerce susarak, susayarak her adımında. 


Bilmezler yaşamayanlar, nasıl geçilir karanlıktan aydınlığa. Nasıl ürperirse bir küçük köpek yavrusu gecenin karanlığında önünden geçip gidene,  yırtarsa karanlığı sesiyle, öyledir susmaların. Sessizliğinde  saklı haykırışların, isyanın. Belki ondandır yaşanmayana, yaşanmışlıklara sitemin, darılışın, küsüşün kendine, kimseden yok şikayetin.

Bilmezler yaşamayanlar bitmez tükenmez iç sesini  yalnızlığın. O tek başına kalmışlığı uçsuz bucaksız ovanın orta yerinde,  bilmezler. Bir  çoklarından çok defa kaçışın verdiği hüznü, oturup bir gece yarısı kaleme sarılışını şairin.  Bilmezler  hayatını kalemden seçmişler nasıl yalnızdır içlerinde, dışarısı düğün, dernek, içeride hiç yoktan bir ölmüşlük Bilmezler şairin yükünü, taşınır mı taşınmaz mı, ağır mı, kaldırılmaz mı?



Bilmezler yaşamayanlar, hasreti , özlemeyi,  yaz sıcağında  sıladayken  gurbetliğin herkesi varken kimsesizliğinin  o zemheri ayazını. Ellerin üşür, parmak uçların dona keser kavuran güneşin altında, ısıtmaz hiçbir sözü yabanın, ısınamayan yürek, sevmeden, sevilmeden geçip gidiveren yıllar, dost, kardeş, yar, yaren bildiğinin adresi var mı  vefasızlığın? Azalmaz, çoğalır hasretin , yanındayken yabancı olana, dostum deyip sırtından vurana. Gözlerinin kenarında beliriveren kırışık ve insanın içini donduran o hüzün,  nasıl üşütür adamı, bilinmez.



Bilmezler yaşamayanlar beklemeyi, hep yarınlarda takılı kalır gözlerin, akşamın   kızıllığında hapsedilmiş bakışlarda, çalınmayan kapılarda, girilmeyen evlerde. Açılmayan perdelerde. Hepsi   hepsi  bir beklemek türküsü, ömrün törpüsü.



Halbuki giden gitmiştir, gerisi hep hikayedir. Beklemenin anlamı gelecek olanda değil,
ümidindedir. Ki o ümitler ne şairler doğurur, bilmezler.



Bilmezler inanmayanlar, onca yalnızlığın, bekleyişin, yaşamamışlığın  teslimiyetini,  yoktan var edenden bilmeyi.  Sabırı,  şükürü, kaderi, kadersizliği. El açıp yaradandan  dilemeyi. Bilinmez inanmadan, yaşamadan, gelmeyeceğini bile bile  beklemeden, kaleme sarılmadan, dosttan düşmandan kopmadan,  susmadan, kendi kendine darılmadan, küsmeden, uzaklaşmadan , senin sen olamadığını.





Bilmezler yaşamayanlar ,  anlamaz seni.





.





ferkul

19 ağustos2017

02:48

28 Ağustos 2017 Pazartesi

GEÇMİŞTEN GELEN


Pazarın orta yerinde birden karşıma çıktı.

__ Aaaa, fatma erkul, sen misin? Hiç değişmemişsin, insan bu kadar yıla rağmen nasıl değişmez?

Şaşırdım, zayıflama konusunda neredeyse uzmanlaşmak üzere olan hafızamla, geçmişin bilmem hangi noktasından tanıdık gelen bu yüze gülümsedim. Hani bizde olur ya, ayıp olur, ( niye ayıp olacaksa, ayıp da ne ise?)  telaşı... Elin ayağına dolaşır, ne diyeceğini şaşarsın. Yüz tanıdık ama, kimdi, kimdi, acaba hangi okuldan, ilkokuldan mı, orta, lise, hatta mahalleden bir çocukluk arkadaşı mı? Kırmadan, parçalamadan bu samimi yüzü, nasıl toparlarsam derken daha beterini yaptım:

__Aaa Emelll, ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli, sen de aynısın , dedim.

__ İşte şimdi bilemedin, ben Aysel, hani liseden, demez mi?

Hafızamın kötülüğünden, geçen yıların azizliğinden dem vurararak kırdığım potu düzeltmeye çalışsam da olan olmuştu zaten, geri dönüşü yoktu.

__Ne çok kitap okurdun sen, hala okuyor musun?

__Ya, evet, sen de şarkıcı olacaktın , olabildin mi? Şimdi kimlere söylüyorsun o güzel sesinle şarkılarını, dedim, gülüştük.

__ Bir butik çalıştırıyorum, beklerim dedi, ayrıldık…

Bu kadardı, ama etkilendim.

İnsan kaç yaşına gelirse gelsin çocuk gözlerini ve simasını kaybetmiyor. Ne kadar yaşlansak da bir bakış ve duruşla geçmişten tanıdığın yüze dönüyorsun. Andırıyor ama, yılların izinden çok şey kaybetmiş olarak geçiyorsun aynaya. O yüzden siz, siz olun önce gözlere bakın, en değişmez, en yalan söylemez, en kalıcı onlar çünkü.

Ve tanıyamadığınız eski tanıdığınıza, geçmişten gelen hangi yüz olursa olsun, ismiyle hitap etmeyin, gerçekten komik duruma düşebilirsiniz, örnekte görüldüğü gibi

.

(Bu arada yıllara rağmen değişmemek üzerine bir kitap yazılabilir neredeyse. Yüz eskimemiş olsa da karşındaki ben değilim, görünen ferkul’ dan başka bir çok ferkul taşıdım yıllarca, o senin bildiğin fatma erkul ‘ dan eser var mı, gel de yüreğime bir bak, neler taşıdık gurbetle sıla arası, milyonkere taşlar biriktirdim , hepsinde ayrı bir renk, hepsinde binlerce ayak izi, hani nerde o masumiyet, diyesim geldi)

...

ferkul

28 Ağustos2017
01:21

20 Ağustos 2017 Pazar

SÜMENALTI DUYGULAR


Hayatımın her döneminde güzelin yerine çirkini,güne ve zamana bir çok olumsuzluk katan özellikle kötü cümleleri insanları,olayları hep unutmuş, olmamış,görmemiş,duymamış gibi yapmayı, olanlardan ve olmuşlardan soyutlanmayı dünyamı ellerimle değil, beynimdeki iyimser gözlüklerle seyretmeyi,kendi kendimi kandırmayı seçmeyi tercih ettiğimi fark ettim.Hani bir tarafa bakarken hızla uçup giden bir sineği görmemek veya ışığın içinde karanlık bir nokta görsen bile aydınlığa bakmak gibi. Veya yemeğin içine düşen sineği bir kaşıkla atıp aynı tabaktan yemeğe çalışmak gibi. İyi bir gözlemci olduğumu söyleyemeyeceğim. Çünkü gözlemci önce bakar, sonra ayırt eder, ben her şeyi olup bittikten sonra bile görmezden gelmeyi alışkanlık ederek kandırılmayı, bile isteye aldatılmayı, bilmektense hiç bir şey anlamamayı, hatta bildiğimi bilmiyorcuşcasına yaşamayı, kolay yol seçenlerdenim. Kolay değil aslında görmezden gelebilmek çirkini… Halbuki en zoru bu, bilmezler yaşamayanlar, anlayamaz beni.


Susmak ve hem dilsiz, hem sağır olmak, hem de kör, ne mümkün!


Göz ardı ettiğim her kötü söz,her yaralayıcı taş,her acı, aslında hep beynimin bir kenarında ağırlaştıkça ağırlaşır ve sonunda bir gün olmadık bir sudan bir sebebe sel olur taşardı. Bu da fol yok yumurta yok, sen şimdi nasıl çılbır yaparsını doğurdu hep. Hattâ geçen yıl beş yıl önce söylediği ve o zaman cevap vermeyi bile kaldıramayacağımı düşündüğüm için sustuğum bir sözü için arkadaş sandığım birine mesajla sitem etmişliğim ve ilişkimi o mesajla kesmişliğim vardır (gördüğünüz gibi,beni sevmek zor 🙂).Olmuşa olmamış gibi yapmak sanırım benim en büyük hünerim, belki de kusurlu kabahatim. Şimdi anlıyorum ki, kötüyü yaşamak da hayata dair. Bunu çözümlemem yıllarımı alsa da, karakterimin içinden söküp atamamak , elimde olmayanı zorlamak, zoruma gidiyor, itiraf etmeliyim . Ölü evinde ağlanır, düğün evinde oynanır gerçeğini yaşamaktan hep kaçtığımı elliye merdiven dayadığımda fark ettim.
 
Bir gözün kapalıysa herkes tarafından sevilirsin, sevenin çok, dostun arkadaşın, yarenin çok ama candan çok cânânın yoktur. Verdikçe aldığın sürece hep var çevrende insanlar. Ne zaman ki ben varım, gözüm görüyor, kulağım duyuyor diyorsun, bakıyorsun kimse kalmamış! Dost, arkadaş, kardeş, yaren, cândan bildiğin ne varsa ışığın içindeki karanlık noktayla birlikte silinip gidiyor. Kalakalıyorsun kendinle. Görebildiğin gerçekler ne kadar yarenlik edebilirse öyle, o kadar kendinsin, o kadar ruhun da, dünyan da sadeleşiyor. Bir bakıyorsun gecen de sen, gündüzün de sen olmuş, kalakalmışsın varım dediğin senle.


Bilmek, en büyük yük gerçekten. Bilmediğin görmediğinle yetinebiliyorsun da farkına vardığın fakirleştiriyor seni. Elde yok, avuçta yok kalıyor sevgiler. Yine de gerçekleri taşımak için yürek gerek, onca gözün kör, kulağın sağırken taşıdıklarının yaşanmışlığıyla karşılaştırdığında yine de ânı yaşayabilmek, savaşılacaksa da savaşın içinde silah kuşanmasını becerebilerek, sevilecekse de yüreğini göstere göstere ortaya koyarak yaşamayı bilmekmiş maharet, öğrendim…


Hayal etmenin de bir sonu varmış, anladım.


.


ferkul
.

18 ağustos2017
03:06


7 Haziran 2017 Çarşamba

YAŞAYABİLME TÜRKÜSÜ



Ve ,  büyüdük.  Büyümeyi maharetten sayarak, bütün fidanlar küçülürken  içimizde, hep bir çocuk türküsü.  Nasıl da silinmez  o çocukluğun büyüsü.  Sebepsiz gülüşler, karşılıksız sevmeler ve masumiyet … Büyüdük  işte,  büyüdükçe birikti  yürekte yalnızlığın sesi, dinmeyen bir fırtına gibi, çağlayan bir su gibi, dağ başları dinginliğini arayarak, gah kızarak kendimize,  gâh susarak dışarıdaki yalan dolana, gâh susayarak bir damla sevgiye, peşinden koştuğumuz her gün, her geceyi büyümekten sayarak, büyüdük işte marifet büyümekteymiş sanarak. 



Büyüdük, eksilmeden, eskitmeden yaşamları bir gün geçirmeyerek. Saçlarımıza düşen aklar habercisi her büyümenin küçülmekten ibaret olduğunu. Görmedik, göremedik büyümenin büyüsü çepeçevre kuşatmışken dünyamızı. Bazen bir yağmur damlası getirdi bizi kendimize, bazen akşamları kapanan bir papatyanın yaprağına daldı gitti gözlerimiz. Bazen de kokusu bir menekşenin silinip giderken hatıralardan, uyandık, bitmeyen bir büyümek düşünün ortasında kalarak. Büyüdük, kirlendi üstümüz başımız, yüreğimiz.



Büyüdük işte, ne bir parça iyilik kaldı çocuk yüreğimizde, ne de bir parça masumiyet yanımızda getirdiğimiz. Büyümek ne  zormuş ,  büyüyen sadece   biriktirdiğimiz keşkelermiş  aslında,  dediğimiz anlardayız şimdi. O keşkeler  ki neler saklar kim bilir her bir ah’ın içinde. Her bir ah, bir yaş daha küçültürken düşlerimizi, büyüdük marifet büyümekteymiş sanarak.



Halbuki yağ satardık, bal satardık, bir toptan bile can verirdik, can alırdık, beş taşların her biri çoğalıp giderken her yıl, çocuk yüreklerimizi büyüttük bedenimizle beraber. Küskünlüğümüz kendimize her oynanan oyunda, her başımıza gelen şeyde kendimizden koparttığımızı bilmeyerek, büyüttük kini, nefreti, azalttık, çoğaltmadık sevgi denilen hayat suyunu.

Büyüdük işte, şimdi tatsız, tuzsuz bir çay yudumladığımız, her nefes alış verişte yaşamayı başardığımızı sandığımız bir yaşamayabilmenin türküsü dilimizde.  Nakaratı   döner durur çocukluğun. Kalakaldık  öylece,  büyümüş , ama içimizde susmayan bir  çocuk ağıdıyla…



Büyümeseydik mi, ne?...



ferkul

6haziran 2017

02:08