Bu Blogda Ara

6 Aralık 2017 Çarşamba

düş

En iyisi
Düşünmeyi düşünmemek
Diyorum.
Nasılsa düş/ün/üyorsun...

.
ferkul

alakalı

Geceden sonra
Sabahın
Bugünden sonra
Yarının
Hüzünden sonra
Sevincin
Yağmurdan sonra
Güneşin,
Duadan sonra
Huzurun
Hayalden sonra
Gerçeğin
Ellisinden sonra
Yaşamın
Mutlulukla bir ilişkisi olmalı...
😊





ferkul

PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ isimli kitabım



PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ isimli kitabım





dr.com.tr



Ve kitapevlerinde

dağ/lan/mış

Dağ da ne dağmış ha
Bulutların yükünü
Fırtınanın en gücünü
Karını, yağmurunu
Çamurunu, taşını,
Kirini, pasını
Kuşunu, yılanını,
Sırtlamış zirvesine
Ha babam taşı
Ha babam, dik dur
Ha babam yıka, arındır
Yanılıp şaşırma da bul yolunu
Yıkılma da gör
Göreceğinden fazlasını.
Elbet bir gün durulur,
Elbet bir gün yorulur.

Bak bakalım ne olur?


.



ferkul

1aralık1017
13:11

çirkine çirkinsin, demek

Derler ki: Bazen dökülüp saçılmak iyidir.
 

Halbuki sen sen olalı, hiç kırıp dökmemişsen bir bardağı, döküp saçsan, yıksan da ortalığı, gemileri değil, yaksan da limanı, hep bir şeyler eksik kalır. Çünkü senin tavrın değildir. 

Eksilmişlik duygusu yakılan limandan çok seni bitirir. Ya sonrası, dedikleri de bu sanırım.
Çirkinliğe bulaşmak, kötünün karşısında kötü olabilmek hatta çirkine çirkinsin demek senin harcında yoktur. Bununla yoğrulmamış, böyle yıkamamışsındır ki hiç yüzünü. Hem ne kadar doğru çirkine çirkinsin demek?... Kim bilir, kim kabul eder, çirkinliği yakıştırır kendine?
Herkes kendi aynasında güzelken.


Haydi bir kere yakayım şu gemileri, bir kere olsun çirkinsin diye haykırayım desen de yanılgı bitirir seni, eksilirsin; istesen de çirkefleşemezsin yapında yoksa, yükselmez, yücelmezsin. Yakışmaz, yakıştıramazsın kendine, ben dediğin sen, olmazsın zira.

Aynalar yalan söylemez dedikleri doğrudur aslında, kendini başkalaştırmak, aynadaki yüzü yabancı gibi görmek en büyük yanılgı, en büyük zarar sana.
En güzeli susmak, kendini arındırmak çirkinden, yalandan, sahtelikten. Susturmak içindeki tufanı.

Cevapsız çirkinlik, en iyi susarak geçiştirilir.
Sen olmak bu kadar zor olsa da, en iyi gelenidir, iyileştirenidir, şifa verenidir...


Belki de iç huzur dedikleri böyle yakalanır? Kimbilir?



.


ferkul
2 aralık 2017
18:58

Antalya

Aşkın yalın adı
Söylenmemiş türküsü.

Bulutları bile deniz kokan şehir!
Antalya


Anlamadım gitti şu çiçek dediklerini.
 

Toprağını karıştırır, su verirsin, okşar, sever, konuşursun.Candan, kanından bilirsin. Yer verirsin, yüreğinin bir köşesine kondurursun. Canı istedi mi boy verir.Yaprak verir, meyve verir, dallanır budaklanır, yeşerir. Güneşe yöneltir yüzünü. Şenlenir ocağın, tüter bacan, dumanın. Saraya döner balkonun, odan, baş köşen ...

Olur ya, bir gün unutursun, bir gün de sen bak yüzüme, sen konuş , kuruyan boğazıma bir yudum su gibi kışımda bahar, çölümde vaha , gözümde, gönlümde şenlik ol, hiç bir şey olmasan da zor günümde var ol, dersin. Bir kere de sen ver dalından, yaprağından, kokundan, rüzgârından.

Duymaz, işitmez, görmez olur. Ekşitir rengini, soldurur yaprağını, yere doğru eğer boynunu, kurur.


Masal olur.



.


ferkul
4 aralık2017
Pazartesi
17:17

29 Kasım 2017 Çarşamba

ÇIKTI, ALDINIZ MI?










Düşlediklerin,
Düşüşün
Ve yeniden dirilişin
Belki de
Bu anlatılar arasındadır,
Kimbilir?

kağıttan kayık


Denizin ortasında bir kayık olsam.
Kayığın içinde bir kürek.Yaslansak birlikte dalgalara.Rüzgar esse, martı uçsa yanıbaşımızdan. Bir mavi, bir beyaz, /b/aşka renk tanımasak .

Yalnız ve tek ben, deniz ve sarıldığım kürekler. Adına aşk desem kuşandığım yalnızlığa. Döksem içimi bin milyonlarca. Dökülsem salkım saçak, bıraksam suyun akışına kederi, kaderi, oluru, olmazı, yaşanmış ve yaşanamamışı, yıkılmışlığı ve yenilmişliği, belki de hiç birini ve hepsini...

Öylesine geçip gitse akşamlar ve sabahlar. Öylesine günler , geceler , anlar...

Bu dinginlik,bu ferahlık, bu yalnızlık, bu huzur, sürüp gitse bir ömür. İşte, zenginlik, işte aldığın nefesi yürekten duymak ...

Kimse bilmese, duymasa, sustursam beynimdeki susmak bilmez şiiri. Çocuk şarkılarıyla çınlatsa ufku içimdeki deli kadın.

Yeterdi, belki de kimbilir, bir kaç mısra biraz şiir? Doyasıya yaşamaya , vuslat nakaratında bulmaya kendimi...



Kürekbenim
Kayık benim
Deniz benim
Mavi benim
Ellere nesi?





.

ferkul

30eylül3017
16:51

22 Kasım 2017 Çarşamba

PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ isimli Kitabım D&R , kitap evleri ve bütün internet sitelerinde


En güzel hayal, gerçek olmuş olanıdır


"" Pencere önü Çiçeği ""
 
İsimli kitabım D&R , kitapevleri ve bütün internet sitelerinde okumanız için raflarda.
 

Okumak isteyen bütün şiirimsi okurları internet ve kitapevlerinden sipariş vererek okuyabilirler.


Pencere Önü Çiçeğim solmasın dileklerimle.
.


ferkul



ferkul

Kitabım çıktı! PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ, koklamak ister misiniz?


Demek ki böyle bir şeymiş mutluluk. 
Elli yaşında gerçek olan bir hayali kucaklamakmış!Ağlamakla gülmek arası bir ifadeyle bakmasıymış gözlerin. 
Titremesiymiş bacakların, ellerin, bütün dünyaya haykırmak istemekmiş :
 

KİTABIM ÇIKTI!
KİTABIM ÇIKTI!


''Pencere Önü Çiçeği''   açtı, koklamak ister misiniz?
 

Bir ferkul, doğdu.Okumak ister misiniz?



ferkul
.

9 Kasım 2017 Perşembe

''An'' lar İçinde Bir ''An''


Hayatın koşuşturmacaları içinde kaybolup giderken çoğu zaman kendi olmayı unutuyor insan. Halbuki ruhun, bedenden çok daha fazla dinlenmeye ve sağlığa ihtiyacı var.

Gün içinde bir an; kendinize ayırdığınız bir yarım saat, ruhunuza dokunan bir el gibidir, sıcak, samimi, dinlendirici, iyileştirici.

Ruhunuza bir iyilik yapın, anlar yaratın, sadece bir yarım saat kendiniz olun, sevdiğiniz ve size iyi gelen yerde ve zamandaymış gibi her nerede ve kiminle olmak istiyorsanız, gidemiyor ve yapamıyorsanız bile, hayal edin. Hayal ettiğiniz anlar, gerçeğe en fazla yakın olduğunuz zamanlardır çünkü. Mümkün olduğunca hiç bir şey düşünmemeye çalışın. Aslında hiç bir şey düşünmemek çok şey düşünmek olsa da, deneyin. Açık hava ilaç gibi gelir kendin olamamaya. Ormanlık bir alan, bir çay kenarında dinleyebileceğiniz su sesi mesela.Yaşadığınız yerde deniz varsa ona gidin, o dinler sizi, hiç konuşmadan, sessiz, sedasız, müşfik, fedakar bir sırdaş gibi. Öylece, uzun uzun en uç noktasına bakarken sıyrılıp gidecektir bütün kederler, problemler, yorgunluk ve hüzün. On dakika bile olsa maviye gözleriniz, sükûnete yüreğiniz doysun. Ruhunuz dinlensin...


Hiç biri yoksa gökyüzüne bakın, bulutların ve gökyüzünün zenginliği, özgürlük ve uçsuz bucaksız mavilik, daralmış ve sıkılmışlık hissini yok ederek yüreğe ferahlık katacaktır.
Gerekirse yalnız kalın, sizi dinleyin. Yalnızlık yaradana ve duaya yakınlığı doğurarak kalbin kirini, pasını, alır. Ancak yalnızlığımızda huzura kavuşuruz.


Savaşın ortasında ateşkesi hissedeceksiniz.
Dinginliği ve hatta kendi kendini mutlu etmeyi...



Yıllar ve saaatler içinde bir unutulmaz an yaşayabilmek maharet.
Kendin olabilmek en büyük meziyet.
Kendinde hayatı keşfetmek ise yetenek.
Fark etmek ve fark yaratmak dileğiyle...




.


ferkul

8kasım2017
13:40

6 Kasım 2017 Pazartesi

DENİZ /İM/E


Dedim ki
Sende şiir
Bende kan
Tende can
Dizde derman
Kalmayıncaya kadar
Geleceğim sana.
Güneşim kararıncaya
Toprağım kuruyuncaya
Dilim tutuluncaya kadar
Söyleyeceğim,
Nefesim kesilinceye kadar
Seveceğim seni...



Duymadı.


.



ferkul
28ekim2017
18:30

YAĞSAM



Erken gelen kış gibi
Kar olup yağsam diyorum
Düş gibi , bulut gibi
Aklansa usum,
Sil baştan başlasam, diyorum.


Dünyaya yeni gelmiş
Yalan dolan görmemiş
Söylenmemiş türkü gibi
Süzelse bir ağaç kovuğuna
Kanadı kırık kuşum.



Kar olup yağsam,
Unutsam kimliğimi
Dağılsam dalga dalga
Kirden, kemikten arınsam
Lapa lapa, tipiye karışsam
Dönerek kendi yalnızlığımda




Yaşasam diyorum...




.

ferkul
30ekim2017
20:07

Sevgileri İçimizde Hapsetmek



Dilin ucunda bildiğin ama sözlerini söyleyemediğin bir şarkı gibi. Söyleyince sanki büyüsü bozulacak, pembe bir düşten karabasana geçiverecekmiş, birdenbire herkesleşecekmiş hissi, çoğu zaman sevgileri dokunulmaz kılıyor, donuklaşıp uzaklaştırıyor, belki de bu yüzden kalabalıklaştıkça yalnızlaşıyoruz farkında olmadan.

Bazı insanları uzaktan ama yürekten seversiniz, görünce, karşılaştığınız zaman bile yüzünüzde istemsiz bir gülümseme kaplar baştan aşağı. Öyle candan bir sevgidir ki bu, zedelenmesin, kirlenmesin diye uzak durursunuz, sanki çatlamış bir camın tuzla buz olmasından korkarak dokunmamaya çalışmak gibi.

Çok fazla kırılmışlığın, hayal kırıklığına uğramışlığın belki de hep yanılmış ve yaşamışlığın ağırlığı sanırım bu.

Söylemeden, konuşmadan, öylece uzaktan sevmek.
Herkes gibi olup hiç kimse gibi olmamak.
Sevgileri içimizde hapsetmek,
 

Belki de  bu...





 .


ferkul
Ekim2017

20 Ekim 2017 Cuma

YAŞAMAK AĞRISI


YAŞAMAK AĞRISI

Hastahane bahçesi...İçeride hastalar.Dışarıda hasta beklerken üst üste sigara içip duran stresli hasta yakınları (farkındalar mı acaba hasta adayı olduklarının?). Kimisi bankta uzanmış, kimisi gözü yaşlı, duaya sarılıp sarınmış dalmış gitmiş , kimisi de kanıksamış hastalık ortamını, belki de ölüme bu kadar yakın olmayı. Bazıları sohbete dalmış, "senin neyin var, kimin var"larla acıyı hafifletme yolunda. Aylardır hastahane bahçesini evi gibi kullanmaya alışmış çoğu. İçeride mi dışarıda mı olmak daha zor sorusu beynimde, hangisi daha fazla çoğaltır bu yaşamak ağrısını?

Yaşlılar, gençler, yüreği ve bedeni ortada kalmış olanlar. Hepsinin ortak noktası yorgun, gergin ve hüzünlü yüz ifadeleri. Geçmiş olsun dileği pelesenk olmuş artık dillerinde, sihirli bir sözcük gibi inansa da, inanmasa da sihire, duaya.Kuru bir yaş gözlerinin ucunda, ha yağdı ha yağacak bir kara bulut kaplamış kirpiklerin üstünü. Bitse de gitsek sesi oturmuş gözlerinde. Bitse ve tükense bu keşmekeş, bu acı, bu sabır, bu güneşli karanlık, der gibi her cümlenin ardında sakladıkları sesler.

Adım attıkları kaldırım taşlarında bir ölüm kokusu, söylenmeyip bilinen gerçekler gibi, sesli ama suskun kalabalık.

Dilime yerleşip nakaratı beynimde dolaşan bir türkü sözü :

Yüce Dağlar Olmasaydı
Laleleri Solmasaydı
Ölüm Allah'ın Emri De
Şu Ayrılık Olmasaydı.

Ayrılık da, ölüm de , hastalık da, hüzün de, imtihan da, hiç biri olmayaydı, hayat hep pembe düşlerden oluşaydı, ne güzel olurdu.

Sağlıklı olmak , mutluluk ve tutunmak hayata bu kadar mı zor ?

.

ferkul

19 ekim2017
15:39

9 Eylül 2017 Cumartesi

Şehir Hikayeleri

Her şehrin bir hikayesi olduğuna inananlardanım. Hatta bir yüzü, siması, kolu, bacağı, düşünen, sorgulayan, tahlil eden, ayrımsayan, ayrıştıran bir yönü, beyni, gözleri ve kalbi. Başlayıp sona ermeden bitip tükenmek bilmez bir öyküsü. Sokağından, caddesine, dağından, düzlüğüne, ağacından toprağına kadar her ayrıntısında izleriyle yaşayan, zaman içinde bir döngü gibi böyle gelmiş, böyle gider bir söylemi, konuşan bir dili… Geçip giden zamanla birlikte, çoğalan, azalmayan, eksilmeyen, eskitmeyen, kendi kendini yenileyen , tarihiyle, geçmişi ve geleceğiyle bütünleşmiş, her kaldırım taşında üzerinde yürüyenlerle, ruhuyla bütünleşmiş, zengin bir dağarcığı.


Küçük bir ilçede doğmuş olmama rağmen ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birbirinden tamamen farklı kültürleri olan, yaşayan ve hala da canlılığını kaybetmemiş, kimisi tipisinden kirpiğini donduracak kadar üşüten, kimisi göz gözü görmeyecek tozuyla seni alıp götüren, kimisi içinde barındırdığı kini, öfkesiyle bezdiren, kimisi kör, sağır, dilsiz, kimisi de insanı sarıp sarmalayan, alıp pembe dedikleri düş dünyasında gezdiren, kimisi hüzün denizi, kimisi dalgalı, kimisi mavisiyle büyüleyen, kimisi karamsar, kimisi de gülümseyen, ama bir o kadar da yaşanılası, sevilesi şehirlerde yaşadım.


İçinde nefes alırken fark etmediğim, hatta bir an önce gitsem dediğim, lakin şartlar öyle gerektirdiği için yıllarca havasını, suyunu, insanını, kokusunu, içime çektiğim alışmışlığıma verdiğim bağlılığı yıllar sonra kaldırımlarında adımlarken anladığımı söyleyebilirim. Yarım yüzyıla yakın yaşamışlığıma rağmen hala bir takım duyguları, kendimi tanıyamadığıma hayıflanmadım diyemem, yaşanılan yerlerin bendeki terketmişlik hissini tattıktan sonra hele, anladım ki, insan değil başkasını, kendini bile anlamıyor, ömür bitse tükense de, çözemeyecek, anlamayacak sanırım.


Beş yıl aradan sonra bu yaz on dokuz yılımı verdiğim şehri ve bu bahar da otuz yıl aradan sonra öğrenciliğimi, gençliğin o en coşkun yıllarını verdiğim iki şehrin kaldırımlarında yürürken bu yazıyı yazmaya karar verdim. Tanıdığım insanların çoğu yerinde dursa da, bazıları göçüp gitmiş bu dünyadan ama değişse de yolları, sokakları, binaları, kaldığım evler, yerinde, aynen duruyor. Sanırım değişen, belki de onlar gibi büyüyen, bir ben vardım içinde yürürken. Aradım, buldum. Sordum, soruşturdum, dertleştim, kucaklaştım. Uzun uzun baktım, içimden konuştum yine, duvarlarınızda ben varım, acım, sevincim, kokum, yaşamamışlığım, yaşamışlığım sizinle. Her esen rüzgarınız benimle, yıkılmadıkça yerle bir olmadıkça bendesiniz, dedim kendi kendime. Geçmişi konuşturdum, coşturdum, susturdum.

Şehirler içinde biriktirebildiğin anılarıyla senin. Bir tür çocukluğa, gençliğe özlem gibi daha önce her anını yaşadığın bir yeri tekrar görmek. Hatta onca yıl yaşayıp da hiç gitmediğin bir türbesini, camisini ziyaret ettiysen, hiç girmediğin bir sokağında yürüdüysen, hiç içmediğin bir çeşmesinden su içtiysen, daha tükenmemiş bir sonsuzluk hissi duyuyorsun, keşkeler de var tabii, şu çınarın altına oturmamıştım, şu dağın üstündeki bulutun beyazına hiç böyle niye bakmadım daha önce, niye görmedim şu duvarın rengini, neden geçip gittim buralardan hiç bakmadan, duymadan, işitmeden kaldırımların sesini, diyorsun.


Yaşamın her dönemini, her anını görerek, yaşayarak, sezerek, duyarak yaşamak önemli. Şehirlerin de insanlar gibi bir ruhu , dili olduğunu sezip, yaşayıp, önemsemek de galiba. Yaşıyorsan tam hakkını vermek lazım her güzelliğin olduğu kadar, hoşuna gitmeyenin de, siyahın da, beyazın da, kırmızının da, morun da. Rengarenk bir dünya bu, her nefes alışımızda farkında olmadığımız yaşamımız.


Şehirlerin ve mekanların hikayesini de yaşayarak görmek lazım. Hele de şimdi içinde gülümseyen insanlar taşıyan bir şehirdeyseniz, ve içinizdeki deniz dalgasıyla, kokusuyla, mavisiyle sarıp sarmalıyorsa sizi, duymak, hissetmek, sevmek lazım.



.


(Bir Bucak, bir Denizli, Diyarbakır, bir Mardin, bir Afyonkarahisar, bir Antalya, hikayesiydi, bitti…
Bittiğini sandığımız her şey bir başlangıcın hikayesini doğurur.
Belki De Yeni Başlıyor Kim Bilebilir?)






.


ferkul
27 ağustos2017
01:40








30 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖMÜR TÖRPÜSÜ



Bilmezler yaşamayanlar, anlamazlar nasıl yalnızdır kalabalıklarda  insan,  nasıl bir özlemektir o kokusu yalnızlığın. Burnunun direği sızlar, gözünün bebeği  söner de fark edemezsin. Seyredersin öylece geçip gidenleri, bir tren geçer, belki bir vapur, inenler , binenler, martılar ve sirenler çığlık çığlığa. Görüp de bilmez gibi, dönüp de bakmaz gibi, bekleyip de gelmez gibi, sonu olmaz yalnızın. 

Bilmezler  nasıl  susarsın en çok konuşmaya susadığın anda. Bir çok kelime dönüp dolaşırken beyninde, söylediklerin öyle ; havadan, sudan, siyahtan, beyazdan, hep  aynı sıradan, sabahı aynı, akşamı aynı  harflerden örülü dünyan.  Bilinmez  ki en çok neye susar insan, yaşarken, koşarken, konuşurken, hele de  yürürken caddelerce, kilometrelerce susarak, susayarak her adımında. 


Bilmezler yaşamayanlar, nasıl geçilir karanlıktan aydınlığa. Nasıl ürperirse bir küçük köpek yavrusu gecenin karanlığında önünden geçip gidene,  yırtarsa karanlığı sesiyle, öyledir susmaların. Sessizliğinde  saklı haykırışların, isyanın. Belki ondandır yaşanmayana, yaşanmışlıklara sitemin, darılışın, küsüşün kendine, kimseden yok şikayetin.

Bilmezler yaşamayanlar bitmez tükenmez iç sesini  yalnızlığın. O tek başına kalmışlığı uçsuz bucaksız ovanın orta yerinde,  bilmezler. Bir  çoklarından çok defa kaçışın verdiği hüznü, oturup bir gece yarısı kaleme sarılışını şairin.  Bilmezler  hayatını kalemden seçmişler nasıl yalnızdır içlerinde, dışarısı düğün, dernek, içeride hiç yoktan bir ölmüşlük Bilmezler şairin yükünü, taşınır mı taşınmaz mı, ağır mı, kaldırılmaz mı?



Bilmezler yaşamayanlar, hasreti , özlemeyi,  yaz sıcağında  sıladayken  gurbetliğin herkesi varken kimsesizliğinin  o zemheri ayazını. Ellerin üşür, parmak uçların dona keser kavuran güneşin altında, ısıtmaz hiçbir sözü yabanın, ısınamayan yürek, sevmeden, sevilmeden geçip gidiveren yıllar, dost, kardeş, yar, yaren bildiğinin adresi var mı  vefasızlığın? Azalmaz, çoğalır hasretin , yanındayken yabancı olana, dostum deyip sırtından vurana. Gözlerinin kenarında beliriveren kırışık ve insanın içini donduran o hüzün,  nasıl üşütür adamı, bilinmez.



Bilmezler yaşamayanlar beklemeyi, hep yarınlarda takılı kalır gözlerin, akşamın   kızıllığında hapsedilmiş bakışlarda, çalınmayan kapılarda, girilmeyen evlerde. Açılmayan perdelerde. Hepsi   hepsi  bir beklemek türküsü, ömrün törpüsü.



Halbuki giden gitmiştir, gerisi hep hikayedir. Beklemenin anlamı gelecek olanda değil,
ümidindedir. Ki o ümitler ne şairler doğurur, bilmezler.



Bilmezler inanmayanlar, onca yalnızlığın, bekleyişin, yaşamamışlığın  teslimiyetini,  yoktan var edenden bilmeyi.  Sabırı,  şükürü, kaderi, kadersizliği. El açıp yaradandan  dilemeyi. Bilinmez inanmadan, yaşamadan, gelmeyeceğini bile bile  beklemeden, kaleme sarılmadan, dosttan düşmandan kopmadan,  susmadan, kendi kendine darılmadan, küsmeden, uzaklaşmadan , senin sen olamadığını.





Bilmezler yaşamayanlar ,  anlamaz seni.





.





ferkul

19 ağustos2017

02:48

28 Ağustos 2017 Pazartesi

GEÇMİŞTEN GELEN


Pazarın orta yerinde birden karşıma çıktı.

__ Aaaa, fatma erkul, sen misin? Hiç değişmemişsin, insan bu kadar yıla rağmen nasıl değişmez?

Şaşırdım, zayıflama konusunda neredeyse uzmanlaşmak üzere olan hafızamla, geçmişin bilmem hangi noktasından tanıdık gelen bu yüze gülümsedim. Hani bizde olur ya, ayıp olur, ( niye ayıp olacaksa, ayıp da ne ise?)  telaşı... Elin ayağına dolaşır, ne diyeceğini şaşarsın. Yüz tanıdık ama, kimdi, kimdi, acaba hangi okuldan, ilkokuldan mı, orta, lise, hatta mahalleden bir çocukluk arkadaşı mı? Kırmadan, parçalamadan bu samimi yüzü, nasıl toparlarsam derken daha beterini yaptım:

__Aaa Emelll, ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli, sen de aynısın , dedim.

__ İşte şimdi bilemedin, ben Aysel, hani liseden, demez mi?

Hafızamın kötülüğünden, geçen yıların azizliğinden dem vurararak kırdığım potu düzeltmeye çalışsam da olan olmuştu zaten, geri dönüşü yoktu.

__Ne çok kitap okurdun sen, hala okuyor musun?

__Ya, evet, sen de şarkıcı olacaktın , olabildin mi? Şimdi kimlere söylüyorsun o güzel sesinle şarkılarını, dedim, gülüştük.

__ Bir butik çalıştırıyorum, beklerim dedi, ayrıldık…

Bu kadardı, ama etkilendim.

İnsan kaç yaşına gelirse gelsin çocuk gözlerini ve simasını kaybetmiyor. Ne kadar yaşlansak da bir bakış ve duruşla geçmişten tanıdığın yüze dönüyorsun. Andırıyor ama, yılların izinden çok şey kaybetmiş olarak geçiyorsun aynaya. O yüzden siz, siz olun önce gözlere bakın, en değişmez, en yalan söylemez, en kalıcı onlar çünkü.

Ve tanıyamadığınız eski tanıdığınıza, geçmişten gelen hangi yüz olursa olsun, ismiyle hitap etmeyin, gerçekten komik duruma düşebilirsiniz, örnekte görüldüğü gibi

.

(Bu arada yıllara rağmen değişmemek üzerine bir kitap yazılabilir neredeyse. Yüz eskimemiş olsa da karşındaki ben değilim, görünen ferkul’ dan başka bir çok ferkul taşıdım yıllarca, o senin bildiğin fatma erkul ‘ dan eser var mı, gel de yüreğime bir bak, neler taşıdık gurbetle sıla arası, milyonkere taşlar biriktirdim , hepsinde ayrı bir renk, hepsinde binlerce ayak izi, hani nerde o masumiyet, diyesim geldi)

...

ferkul

28 Ağustos2017
01:21

20 Ağustos 2017 Pazar

SÜMENALTI DUYGULAR


Hayatımın her döneminde güzelin yerine çirkini,güne ve zamana bir çok olumsuzluk katan özellikle kötü cümleleri insanları,olayları hep unutmuş, olmamış,görmemiş,duymamış gibi yapmayı, olanlardan ve olmuşlardan soyutlanmayı dünyamı ellerimle değil, beynimdeki iyimser gözlüklerle seyretmeyi,kendi kendimi kandırmayı seçmeyi tercih ettiğimi fark ettim.Hani bir tarafa bakarken hızla uçup giden bir sineği görmemek veya ışığın içinde karanlık bir nokta görsen bile aydınlığa bakmak gibi. Veya yemeğin içine düşen sineği bir kaşıkla atıp aynı tabaktan yemeğe çalışmak gibi. İyi bir gözlemci olduğumu söyleyemeyeceğim. Çünkü gözlemci önce bakar, sonra ayırt eder, ben her şeyi olup bittikten sonra bile görmezden gelmeyi alışkanlık ederek kandırılmayı, bile isteye aldatılmayı, bilmektense hiç bir şey anlamamayı, hatta bildiğimi bilmiyorcuşcasına yaşamayı, kolay yol seçenlerdenim. Kolay değil aslında görmezden gelebilmek çirkini… Halbuki en zoru bu, bilmezler yaşamayanlar, anlayamaz beni.


Susmak ve hem dilsiz, hem sağır olmak, hem de kör, ne mümkün!


Göz ardı ettiğim her kötü söz,her yaralayıcı taş,her acı, aslında hep beynimin bir kenarında ağırlaştıkça ağırlaşır ve sonunda bir gün olmadık bir sudan bir sebebe sel olur taşardı. Bu da fol yok yumurta yok, sen şimdi nasıl çılbır yaparsını doğurdu hep. Hattâ geçen yıl beş yıl önce söylediği ve o zaman cevap vermeyi bile kaldıramayacağımı düşündüğüm için sustuğum bir sözü için arkadaş sandığım birine mesajla sitem etmişliğim ve ilişkimi o mesajla kesmişliğim vardır (gördüğünüz gibi,beni sevmek zor 🙂).Olmuşa olmamış gibi yapmak sanırım benim en büyük hünerim, belki de kusurlu kabahatim. Şimdi anlıyorum ki, kötüyü yaşamak da hayata dair. Bunu çözümlemem yıllarımı alsa da, karakterimin içinden söküp atamamak , elimde olmayanı zorlamak, zoruma gidiyor, itiraf etmeliyim . Ölü evinde ağlanır, düğün evinde oynanır gerçeğini yaşamaktan hep kaçtığımı elliye merdiven dayadığımda fark ettim.
 
Bir gözün kapalıysa herkes tarafından sevilirsin, sevenin çok, dostun arkadaşın, yarenin çok ama candan çok cânânın yoktur. Verdikçe aldığın sürece hep var çevrende insanlar. Ne zaman ki ben varım, gözüm görüyor, kulağım duyuyor diyorsun, bakıyorsun kimse kalmamış! Dost, arkadaş, kardeş, yaren, cândan bildiğin ne varsa ışığın içindeki karanlık noktayla birlikte silinip gidiyor. Kalakalıyorsun kendinle. Görebildiğin gerçekler ne kadar yarenlik edebilirse öyle, o kadar kendinsin, o kadar ruhun da, dünyan da sadeleşiyor. Bir bakıyorsun gecen de sen, gündüzün de sen olmuş, kalakalmışsın varım dediğin senle.


Bilmek, en büyük yük gerçekten. Bilmediğin görmediğinle yetinebiliyorsun da farkına vardığın fakirleştiriyor seni. Elde yok, avuçta yok kalıyor sevgiler. Yine de gerçekleri taşımak için yürek gerek, onca gözün kör, kulağın sağırken taşıdıklarının yaşanmışlığıyla karşılaştırdığında yine de ânı yaşayabilmek, savaşılacaksa da savaşın içinde silah kuşanmasını becerebilerek, sevilecekse de yüreğini göstere göstere ortaya koyarak yaşamayı bilmekmiş maharet, öğrendim…


Hayal etmenin de bir sonu varmış, anladım.


.


ferkul
.

18 ağustos2017
03:06


7 Haziran 2017 Çarşamba

YAŞAYABİLME TÜRKÜSÜ



Ve ,  büyüdük.  Büyümeyi maharetten sayarak, bütün fidanlar küçülürken  içimizde, hep bir çocuk türküsü.  Nasıl da silinmez  o çocukluğun büyüsü.  Sebepsiz gülüşler, karşılıksız sevmeler ve masumiyet … Büyüdük  işte,  büyüdükçe birikti  yürekte yalnızlığın sesi, dinmeyen bir fırtına gibi, çağlayan bir su gibi, dağ başları dinginliğini arayarak, gah kızarak kendimize,  gâh susarak dışarıdaki yalan dolana, gâh susayarak bir damla sevgiye, peşinden koştuğumuz her gün, her geceyi büyümekten sayarak, büyüdük işte marifet büyümekteymiş sanarak. 



Büyüdük, eksilmeden, eskitmeden yaşamları bir gün geçirmeyerek. Saçlarımıza düşen aklar habercisi her büyümenin küçülmekten ibaret olduğunu. Görmedik, göremedik büyümenin büyüsü çepeçevre kuşatmışken dünyamızı. Bazen bir yağmur damlası getirdi bizi kendimize, bazen akşamları kapanan bir papatyanın yaprağına daldı gitti gözlerimiz. Bazen de kokusu bir menekşenin silinip giderken hatıralardan, uyandık, bitmeyen bir büyümek düşünün ortasında kalarak. Büyüdük, kirlendi üstümüz başımız, yüreğimiz.



Büyüdük işte, ne bir parça iyilik kaldı çocuk yüreğimizde, ne de bir parça masumiyet yanımızda getirdiğimiz. Büyümek ne  zormuş ,  büyüyen sadece   biriktirdiğimiz keşkelermiş  aslında,  dediğimiz anlardayız şimdi. O keşkeler  ki neler saklar kim bilir her bir ah’ın içinde. Her bir ah, bir yaş daha küçültürken düşlerimizi, büyüdük marifet büyümekteymiş sanarak.



Halbuki yağ satardık, bal satardık, bir toptan bile can verirdik, can alırdık, beş taşların her biri çoğalıp giderken her yıl, çocuk yüreklerimizi büyüttük bedenimizle beraber. Küskünlüğümüz kendimize her oynanan oyunda, her başımıza gelen şeyde kendimizden koparttığımızı bilmeyerek, büyüttük kini, nefreti, azalttık, çoğaltmadık sevgi denilen hayat suyunu.

Büyüdük işte, şimdi tatsız, tuzsuz bir çay yudumladığımız, her nefes alış verişte yaşamayı başardığımızı sandığımız bir yaşamayabilmenin türküsü dilimizde.  Nakaratı   döner durur çocukluğun. Kalakaldık  öylece,  büyümüş , ama içimizde susmayan bir  çocuk ağıdıyla…



Büyümeseydik mi, ne?...



ferkul

6haziran 2017

02:08